Emekli öğretmenin ağaç sevdası
Bugün köşemi ağaca sevdalı, bunun için tüm imkanlarını
kullanarak köyünde bir orman oluşturmaya çalışan emekli öğretmen Rahim Demirbaş'tan aldığım yazıya ayırmak istiyorum. Sevgili öğretmenimin de belirttiği
gibi hem örnek olmasını diliyorum, hem de ülkemin sorunlarına kafa yoranların
da bulunduğunu göstermek istiyorum.
Emekli öğretmen Rahim
Demirbaş'ın mektubunu çok az kısaltarak ilginize sunuyorum:
"Değerli Abdülkadir Bey. Size bu yazıyı yazarken
Saddam'ın idam haberini dinliyordum. İçim burkuldu. Bir insan bunu hak etmiş
olabilir, fakat ABD'nin öldürmesi beni derinden üzdü. Esasında Irak diye bir
devlet yok iken İngilizler ve yandaşları pek çok Arap devletleri gibi
Irak'ı da oluşturdular. O günden beri yüzleri gülmedi. Bundan millet olarak
alacağımız çok ders var. En verimli petrol yataklarına, münbit topraklara sahip
olan bir ülke. Kaynaklarını güzel kullanmazsa durum bu.
Allah insanlara devlet, servet, evlat, sıhhat, makam
emanet eder. Kullanmasını bilmezsen emaneti alır. Benim derdim alan el değil
veren el olmak. Benim bir dayım vardı 105 yaşında rahmetli oldu:
"Oğlum elin adamı adama
bir zeytin tanesi verir de zeytin yağı almak için arkana huni tutar "derdi.
Sayın Yazarım, bizim Karapınar ile Ereğli arasından
hiç geçtiniz mi bilmem? Bilmem tusunami den
daha beter olan ve günlerce esen çöl rüzgarlarına (Tozunamiye) hiç rastladınız
mı? Ben böyle bir yerde kendi imkanlarımı kullanarak orman oluşturmaya
çalışıyorum. Kimseden bir kör kuruş istemem. Tek sıkıntım vardı, su. Bunun için
de çevrem sıkıntıya girdiğimi görünce devletime baş vurmamı söyledi. Ben de birkaç yere yazdım. Netice
belirsiz. Değerli yazarım, bu çalışmamın doğruluğunu yöreden
araştırabilirsiniz. Sizden istirhamım bu çalışmamda bir değer görürseniz
köşenizde dile getirirseniz mutlu olurum . Belki örnek alan olur da orman
yetiştirme işi artar diye düşünüyorum. Ben kimseden çelenk, palamut parası,
kurban derisi filan talep etmiyorum. Yoksa boyumdan büyük işe mi kalkıştım diye
aklımdan geçmiyor da değil hani.
Emekli bir öğretmenim. Konya Ereğli'sinin Beyören
Köyü'nde 1940'ta doğmuşum. Köyüm ülkemizin en fakir köylerinden birisi, doğru
dürüst suyu ve yolu yok. Bir zamanlar 220 hane olan köyümüz şimdi 40 haneye
kadar düştü. Çoğunda tek başına yaşayan insanlar oturmakta. Öldüklerinde
kapıları kapanacak.
Topraklarımız kıraç. Traktör yok iken köylü at ve
öküzü ile çiftini sürüyor, mahsülünü de eliyle yoluyordu. Yolu olmadığı için
fazla şehre de gelmiyordu. Elektirik, telefon parası diye bir şey de yoktu.
Şimdi traktör geldi, köylünün aylarca uğraşıp yaptığı işi üç beş günde bitirdi.
Yılın geri kalan uzun zamanı köylü değerlendiremedi. Çünki yeşil ziraat yapacak
yeterli suyu da yoktu. Ziraatin tahsilini yapanlar da gelip köylerde yol
gösterici olamadılar. Durum böyle olunca pek çok köy gibi köylü köyü terk
etti. Elindeki avucundakini satarak şehre gelen insanımız 200 metrekare yerde
köyü yaşamaya çalıştılar. Çoğu amelelik ve seyyar satıcılık yaparak hayatlarını
idameye kalktılar. Çocuklarını da çok parlak şekilde okutamadılar. Bu
çocukların çoğu işsizler ordusuna katıldı. Bizim sokak çocukları veya kapkaççı
deyiverdiğimiz çocuklar; şu an köyde yaşayan çocuklardan değil. Şehre göç etmiş
ailelerin yavruları.
Sayın yazarım. Her köye fabrika yapmamız mümkün değil.
Lakin köylüyü köyünde tutmak, köyleri şehir imkanlarına kavuşturmak gerekir.
Bizim köyün dağları bir zamanlar ormanlarla kaplıymış, içerisinde ceylanlar
bile gezermiş. Dağın pek çok yeri üzüm bağı sekilerinin kalıntısı ile dolu.
Şimdi dağımız olmuş bir çöl. Erozyon, toprağını sıyırıp götürmüş. Ağaç dikmek
istesek bile pek çok yerinde toprak kalmamış. Ben bundan 40 yıl önce beş şeker
çuvalı meşe palamudu bulup geldim. Köylülerimizle dağımızın bir bölümüne bunları
diktik. Palamutların pek çoğu yeşerdi. Ne yazık ki koruma imkanı olmadığı için
hayvanlar pek azının yaşamasına fırsat verdi. Yine de bu orman sevdamdan
vazgeçmedim. Ankara Yüksek Öğretmen Okulundan mezun olduktan sonra; güzel
yurdumun çeşitli yörelerinde çalışarak emekli olup memleketime döndüm. Allah
fırsat verdi, 1998 yılında köyümde taşlık (Traktörle ziraat yapılamaz)
araziler alıp kendi öz imkanlarımla orman dikmeye başladım. Biraz
birikimimle kooperatiften temin ettiğim evimi satarak arazimin etrafını hasır
telle çevirdim. 8 km mesafeden bir parmak kalınlığında bulduğum bir suyu
borularla, orman diktiğim araziye getirdim. Burada havuzlarda topladım. Bu suyu
ağaçlara cansuyu olarak kullanıyorum. Şu ana kadar 100 çeşide yakın (sedir,
çam, dişbudak, meşe, mavi servi, mahlep, ceviz, antepfıstığı vs.) on bin ağaç
diktim. Bu ağaçlar bugüne kadar güzel büyüdü. Boyları 50 cm ile 5 m arasında
değişiyor. Fırsat buldukça dikime devam ediyorum. Tek sıkıntım suyun
yetersizliği. Ormanı sadece dikmek yetmez, koruyacaksın, sulayacaksın. En az
100 yıl bekleyeceksin. Ormanı yağmalamak
ve yakmak çok kolay.
Ben şuna
inanıyorum: Biz belki dedelerimiz gibi toprak fethedemeyiz, ama topraklarımızı
20 kat verimli hale getirirsek sanki 20 kat toprak fethetmiş gibi oluruz. Ülkemizin
her tarafını yağmur ormanları gibi ormanlandırırsak, hem ülkemiz hem de bütün
insanlar fayda görür. Biz kıyametin kopuyor olduğunu görsek bile ağaç diken bir
kültürün sahibi iken nasıl oldu da bu güzel dağlarımız çırılçıplak kaldı?
Sizin işlerinizin yoğunluğunu biliyorum. Belki de bu
yazımı umursamayabilirsiniz. Şundan eminim; sizler de güzel yurdumuzda iyi
işler olması için uğraşıyorsunuz. Ne olursa olsun ben yine de ısrarla sizlerin
kapısını çalmaya devam edeceğim. Yaptığım iş, çevreme hatta ülkeme örnek olacak
diye düşünüyorum. Benim çalıştığım araziden çok daha elverişlisine sahip olan
nice insanımız vardır, belki örnek alır. Bu iş bir tutkudan öte ülke sevgisi.
Tarihte okuyoruz, dedelerimiz bugün evlenmiş, ertesi gün ülkesi için harbe
gitmiş, bir daha da dönmemiş. Bu topraklar için şehit olmuşlar. Bizim
çalışmamız o fedakarlığın yanında ne ki? Bu rahmetlilerin torunları olan
bizler, her şeye çalışmadan, öğrenmeden kavuşmak mı istiyoruz? Bizim tayinimizi
memleketin mahrumiyet bölgesi dediğimiz bir yerine çıkarsalar gitmemek
için elimizden geleni yaparız. Bu ülkeye kim sahip çıkacak?
Öğretmen okulunda okurken bir marşımız vardı: 'Şanlı
yurdum seni yüceltmeye antlar olsun'. Ne oldu? Onlarca ziraat, orman ve
veteriner fakültesi var. Toprağımız bol, güneşimiz bol, suyumuz pek çok ülkeye
göre yeterli. Hazineler üzerinde aç oturuyoruz. Bu dünyanın en genç nesline
sahip olan insanımızı galeyana getirip güzel örnekler göstermeliyiz. Bunu da
ancak siz yazarlar ve biz eğitimciler başarırız. Dedelerimiz 400 çadırlık bir
topluluktan imparatorluk oluşturmuşlar.
2 mg'lık bir çınar tohumunda binlerce yıl yaşayacak
ulu çınar olma enerjisi var. Ben ormanı dikmeye başlayalı 8 yıl oldu. O günden
beri pek çok köylüm çalışma imkanı buldu. Eğer benim yaptığımı yapan insanların
sayısı çoğalırsa çok kişi köyünü terk etmez. Su damlaya damlaya mermeri
deler."
Rahim Demirbaş
Emekli matematik
öğretmeni
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder